Sol Dekor Sağ Dekor

Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?

admin Hayatımız 11

Tefekkür, sadece zihnin değil; arınmış bir kalbin de işidir. Peki, bu ilâhî ibadetten nasibimizi nasıl artırabiliriz?

Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?
Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?

Varlık ve hadiseler üzerinde düşünerek oradan işaretler, ibretler ve hikmetler çıkarmak suretiyle ufkumuzu, basiretimizi, ilmimizi artırma ve nihayet tüm varlık ve ötesi hakkında hakikatli sonuçlara ulaşarak yol haritamızı oluşturma eylemine Kur’ân-ı Kerim “tefekkür” adını verir. Bu sürecin içinde kimi zaman görüp değerlendirme ve gördüğünü idrak etme anlamında “rü’yet” ve “nazar” kelimeleri kullanılırken, kimi zaman da hadiselerin sonuçlarını keşfetmek ve nihayette ne denilmek istendiğini kavramak için bir meseleyi bütün yönlerden incelemek anlamında “tedebbür” kavramı kullanılır. Yine bilinenlerden yola çıkıp bilinmeyeni bilme yolculuğunun bir diğer ifadesi de “akletmek”tir. Varılan sonuçları kendimiz için bir öğüt ve hatırlatıcı yol işaretleri kabul etmenin adı da “tezekkür”dür. İşte tefekkür bu süreçlerin hepsinin birlikte iş görmesinin adıdır.

TEFEKKÜR İBADETİNDEN NASİP ALMAK AMA NASIL?

İnsana lütfedilen sayısız istidat ve kabiliyetlerin en önemlilerinden biri olan tefekkür hususiyeti, nice hakikatlere ulaşmanın anahtarı mesabesindedir. Beş duyu ile elde edilen bilgiler ve vahiy yoluyla erişilen ilimler, ancak tefekkür sayesinde özümsenir, anlaşılır ve hayat haline dönüşür. Kur’ân-ı Kerim âyetleri bir yönüyle son derece açık olmasına rağmen Rabbimizin üzerinde “tedebbür” edilmesini emretmesi son derece anlamlıdır. Zira her bir âyetin verdiği mesaj, ancak tedebbür/tefekkür sayesinde hidayetlere kılavuzluk edecektir. Esasen bu anahtar yerli yerince kullanılabilirse tüm varlık ve hadiseler âyet âyet okunacak ve hakikati örten kabuk kırılarak öz ortaya çıkacaktır. Nitekim bazı alimlere göre “fikr” ve “tefekkür” “bir şeyi oğmak, kabuğunu yok edip hakikatine ermek” anlamındaki “ferk” kökünden türemiştir. Öyleyse tefekkür kabuğu aşıp öze ulaşma ameliyesidir.

Tefekkürün alanı neredeyse sınırsızdır. Allah’ın Zât-ı ulûhiyeti dışında hemen her şey tefekkürün cevelan edeceği bir meydandır. Peygamberler vasıtasıyla gönderilen her bir kitap ve onlarda mevcut olan her bir âyet tefekkür/tedebbür alanıdır. Göklerde ve yerde emrimize verilen her bir nimet ve zerreden kürelere her bir varlık, tefekkür konusudur. Kendi öz benliğimiz derinlikli bir tefekkür deryasıdır. Yaşanmış ve yaşanan hadiseler de bakmasını bilene nice ibretlerin sahnelendiği bir tefekkürhânedir.

Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?
Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?

Her bir uzvun kendine mahsus bir istikameti ve bu çerçevede yapacağı bir ibadeti vardır. Kur’ân-ı Kerim tefekkür, tedebbür, taakkul ve tezekkür ibadetlerinin mahalli olarak da kalbe dikkat çeker. Mühürlü ve kilitli kalplerin böyle bir ibadeti yapabilme özellikleri neredeyse kaybolmuştur. Tefekkür ibadeti nefsin hevasından sıyrılmış, her türlü esaretten azad olmuş; sıhhatli, diri ve selîm kalplerin ifa edebileceği derinlikli bir ibadettir. Yusuf Hemedânî Hazretlerinin konuyla ilgili şu tespitleri dikkat çekicidir:

“Nefs ve şehvet bağının etkisinden kurtulamamış, gönlü dünya sevgisi ile lebâleb dolmuş bir kimsenin tefekkürü, karanlık ve yağmurlu bir gecede yolu bilmeyen kişinin yürümesi gibidir. Doğru yolda gidemez. Onun tefekkürü gönlü açmaz. Çünkü o mertebeye ve makama henüz ulaşmamıştır. Bu yüzden onun zikirle uğraşması, tefekkürden daha iyidir. Zira zikir kalbi yumuşatır ve nurlandırır. Kulun gönlündeki düşünce kilidini ve hâlini açan da zikirdir. Kalp ile zikir, ağaç ile su gibidir. Kalp ile tefekkür de ağaç ile meyve gibidir. Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek, yaprak ve çiçek çıkarmasını beklemeden ondan meyve istemek hata olur.

İstense bile asla meyve vermez. Çünkü o vakit meyve zamanı değil, ağacı besleme ve îmâr etme zamanıdır. Ona su vermek, sarmaşık otundan ve meyveye engel olan yabancı şeylerden arındırmak, sonra da güneşin ısısını beklemek gerekir. Bunlar olunca ağaç taze ve neşeli olur, yeşil yapraklarla süslenir. Ağaç bu özelliğe büründükten sonra onun dalından meyve istemek doğru olur.

Artık bu vakit, meyve zamanıdır. Dünya, mal ve makâm sevgisi insanın önündeki perdelerdir. Bu perdeleri dil zikri ile yok etmedikçe, îmân âlemi nurlarının bayrağı, keşf ve cemâl âleminden görülmez. Zikrin neticesinde manevi bir çocuk doğar, o da tefekkürdür. Çünkü zikir, tefekkür kapısını açan anahtardır. Anahtar olmayınca ya da kaybolunca bu kapı aslâ açılmaz. Tefekkürün yeri kalptir.

Ama öyle bir kalp ki, günah arzularından temizlenmiş, nefsanî duygular, vesvese ve gururdan kurtulmuş, Hakk’ın lütuf, ikram ve nuruyla huzura ermiş, ahiret günü mutluluğu için çalışan ve sürur melekûtuna yol bulan bir kalp. Uzuvlar, muhtelif riyazat ve çileler çekerek kötülüklerden temizlenmedikçe, iç ve dıştaki damarlarda

Allah korkusu ve haşyeti akmadıkça, kalp kazaya rıza, belaya sabır, nimete de şükretmedikçe gönül temizlenmiş ve özgürlüğe kavuşmuş olmaz. Bu sayılanlar meydana gelince kalp hürriyete kavuşur, Hakk’a itaatin tatlılığı bedene yayılır. Gönül, marifet talebindeki susuzluğu ve ısrarı nispetinde marifeti tercih eder. Hak Teâlâ da kerem ve lütfu ile onun düşünce (tefekkür) kapısını açar.”[1]

Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?
Tefekkürden Nasıl Nasip Alınabilir?

Aynı hakikati Mevlânâ da şöyle ifade eder:

“Eğer fikrinde bir durgunluk varsa, iyi düşünemiyorsan, Allâh’ı zikrederek fikrini uyandır, harekete geçir. Çünkü zikir, düşünceyi harekete geçirir; sen zikri şu uyuşmuş düşünceye güneş yap da onu canlandır!”

Esasen bu âriflerimizin yukarıdaki tespitleri şu âyetin tefsiri gibidir:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için (ülü’l-elbâb)[2] elbette ibretler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve tesbih ederiz. Bizi ateş azabından koru” derler. (Âl-i İmrân Sûresi  (90 – 191)

Dikkat edilirse bu âyetlerde öncelikle zikr-i daimî ile kışırdan kurtulmuş selîm akıl sahiplerine dikkat çekilmekte ve bu kimselerin göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederek âlemde her bir şeyin boşuna yaratılmadığının farkına vardıklarına işaret edilmektedir. Anlaşılan odur ki eşyanın hakikatine ârif olup hikmete erenler, zikrullah ile gönüllerini münevver ve musaffa kılan ve bu sayede idrak melekesinin üzerindeki kabuğu kırıp tefekkür ibadetiyle ülü’l-elbâb vasfını kazananlardır.

Tefekkür dışarıdan bakınca sükûnet gibi görünür; ama içerisinde hakikatle buluşmanın zevki, huzuru, itmi’nânı ve mana aleminin seyr ve müşahedesi vardır. Tefekkür, boşluğa dalıp gitmek değildir. Rastgele hayallere kapılmak, zihni dağınık düşüncelere salıvermek hiç değildir. Gözü kapalı gezenlerin değil, kalp gözünü açarak yürüyenlerin işidir. Gösterişten, felsefi meraktan, sadece zihinsel bir egzersiz yapmaktan uzak; sırf Allah için, O’nu tanımak ve O’na yakınlaşmak için âyet âyet yol yürümektir.

Kalp, kirli bir ayna gibi ise hakikatin yansımasını göremez. Kin, kibir, haset, dünya hırsı, gösteriş sevdası… Bunlar tefekkürün önündeki kalın perdelerdir. Doğru tefekkür, ancak bu tür manevi kirlerden arınmaya çalışan, tövbe, istiğfar ve zikirle ile durulmaya gayret eden bir kalpte filizlenebilir.

Kâinat kitabını okuyabilmek için, sayfaların tozsuz olması gerekir. Dağınık bakışlar değil, derinlemesine bir nazar ister tefekkür. Gürültünün, koşuşturmanın, zihinsel karmaşanın ortasında tefekkürün derinliğine inmek zordur. Sükûnet anları, sessiz köşeler, Hak’la baş başa kalınan vakitler, bu iç yolculuk için elzemdir. Acele etmeden, sindirerek, her detayın üzerinde teker teker durarak ilerlemek gerekir. Bir çiçeğin açışını seyretmek gibi; sabır ve sükûnet ister.

Doğru tefekkür, kalbin gözüyle bakabilme, gördüğü her şeyde Yaratan’ın isim ve sıfatlarını okuyabilme sanatıdır. Bu sanat, niyetle başlar, dikkatle derinleşir, ibretle yücelir ve amelle kemale erer. Bir ağaç gibi; kökü kalpte, gövdesi teemmülde, meyvesi marifetullah ve takvadadır.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Hâce Yusuf-i Hemedânî (çev. Necdet Tosun), Hayat Nedir (Rütbetü’l-hayat), İnsan Yayınları, İst. 2002, sh. 64-67 (kısmî tasarrufla).

[2] “Lüb” imanla aydınlanmış idrak melekesidir. Buna ilahî nurla nurlanmış “Münevver akıl” demek de mümkündür.

 

Yaşadığımız Dünya Tefekkür Dersanesidir (Osman Nuri Topbaş)

 

İlk yorum yazan siz olun.

Cevap bırakın
Gerekli alanlar işaretlenmiştir. *

sohbet sohbet sohbet sohbet
Sağ görsel Sol görsel